Ezra Pound isimli Amerikalı bir şair zamanında şuna benzer bir söz söylemiş: “Bir kişinin asıl referansı kendi ismidir.” Şair bu cümlesiyle bize şu anlamları içeren bir mesaj vermek istemiş aslında: “Kendi yeteneklerinden, kendi azminden ve kendi isminden başka hiçbir şeye güvenme! Bir işe gireceğin zaman sadece kendine güven! Amcanın, dayının bilmem neyin selamını götürmek zorunda kalmadan ve torpil bulmadan gir gireceğin işe!”
Torpil mevzusu bugün çokça konuşulan bir konu. Kimi insanlar tanıdıkları vasıtasıyla bazı işlere daha kolay bir şekilde girebiliyor. Diğer yandan torpil bulamadığı için sınavını kazanmasına mülakatını geçmesine rağmen işe giremeyenler var. O halde bu durumda ne yapmak gerekiyor? Torpil bulmak mı? Ya da her şeye rağmen kendi ismine güvenmeye devam etmek mi? Açıkçası ben ikinci şıkkı seçenlerdenim. Maaşı ve statüsü az da olsa alnımın akıyla, kendi diplomam ve kendi ismimle gireceğim işi, torpille gireceğim maaşı ve statüsü yüksek işe tercih ederim.
Bir arkadaşım bu konuyla alakalı oldukça ilginç bir iş başvurusu macerasını anlatmıştı bir gün bana. Maceranın ne olduğunu kendi ağzından dinleyelim:
“Yıllar önce çok çalışmak istediğim bir firmanın insan kaynakları bölümüne cv’mi göndermiştim. Ama cv’de referanslar bölümünü boş bırakmıştım. (Bazı şirketlerde referans demek torpil demektir.) Şirket bu bölümü boş bırakmamam gerektiği konusunda uyarmıştı beni. Ben de tekrar cv’yi elime almış, referanslar bölümünde yer alan kutucuğa kendi ismimi yazmıştım. Tabii bu durum firma sahiplerinin dikkatini çekmiş olmalı ki beni hemen çağırdılar ve neden böyle bir şey yaptığımı sordular. Ben de onlara: ‘Bu işte başarılı olacağıma eminim. Yeteneklerim, meziyetlerim bu işe uygun. Başkalarının hakkımdaki kanaatlerinden öte, kendime dair fikirlerim size referans olmalı. Bu işe beni başkaları tavsiye etti diye değil, yetenek ve ilgilerimin işe uygunluğuna kanaat getiriyorsanız alın!’ şeklinde bir cevap verdim.”
Hayretle dinlediğim bu olayda ben de sizin gibi arkadaşımın işe girip girmediğini merak etmiş ve hemen sonucu sormuştum. O da şöyle demişti: “İşe aldılar çok şükür. Ben de onların yüzlerini hep ak tuttum. On yıldır aynı firmada aynı heyecanla çalışıyor olmam en büyük referansımdır.”Arkadaşımı işe almamış da olabilirlerdi. Yani sonuç olumsuz neticelenebilirdi. Ama öyle olsa bile ne fark ederdi ki? Bu durum onun isminin kalitesini eksiltebilir miydi? Asla! Burada afilli bir aforizma patlatalım ve diyelim ki: Kendi ismimizle ve gayretimizle kaybettiklerimiz, başkalarının selamıyla kazandıklarımızdan yeğdir!
Bir insan marka olmuş başkalarının ismine güvenmeden, daima kendi ismini markalaştırmanın savaşını vermelidir. Tabii bunun için ilk kazanacağı zaferi de kendisine karşı kazanmalıdır. Nitekim tarihte ismi marka olan nice büyük insanlar, ilk iş olarak kendileriyle savaşmış ve tembelliklerine karşı amansız bir mücadele vermişlerdir. Tabii bunun sonucunda da irade zaferiyle isimlerini tarihe kazımışlardır. Bu bahsedilen zaferler asla kolay kazanılmış zaferler değildir. Emek ve alın teri, bu bahsedilen insanların gece gündüz yanlarındaki tek yoldaşları olmuştur adeta. Bakın aşağıdaki örneklere.
İbn-i Rüşd, hayatı boyunca ilim tahsil etmeden geçen iki gecesi olduğunu söyler. Bu gecelerin biri evlendiği gece, diğeri de babasının vefat ettiği gecedir.
İbn-i Teymiyye beline kadar uzanan saçlarıyla meşhurdur. Kendisi her gece ilimle meşgul olmadan önce arkasındaki duvara çivi çakar, saçlarının bir tutamını da çiviye bağlarmış. Ne zaman uykusu gelecek olsa başı öne düşse çivideki saçları onu çeker, uykusu açılır ve çalışmaya devam edermiş.
Hilmi Ziya Ülken her gece önüne bir leğen koyar, leğenin içine buz kütleleri atar, ayaklarını leğene sokarak sabah dörde kadar çalışırmış. (Demek ki ayakları buzların içindeyken uykusu gelmiyordu.) Dört yedi arası da uyur, yedide fakültedeki işinin başında olurmuş. Kendisine hayattaki en büyük pişmanlığının ne olduğu sorulduğunda ise şöyle demiş: “Keşke her gün beşe kadar çalışsaydım ve uykumu iki saate indirseydim.”
Bu üç örnekte ve daha nicelerinde emekten ve alın terinden başka bir şeyle karşılaşmak mümkün değildir. Tolstoy’un Anne Karenina romanına giriş yaptığı, “Tüm mutlu aileler birbirine benzer, mutsuz ailelerin mutsuzlukları ise kendilerine göredir.” şeklindeki o meşhur cümlesini buraya şu şekilde uyarlayabiliriz: Tüm başarılı insanların sırrı aynıyken, başarısız olanların bahaneleri kendilerine göredir!
Tüm başarılı olmuş insanların tek bir sırrı vardır: Çalışmanın erdemine inanmak ve ilk zaferi kendilerine karşı kazanıp kendi isimlerini markalaştırmak!